Banner Top
Log In

Çalıkuşu Feride’den daha acı bir yaşam öyküsü: İşte Öğretmen Benisa…

Köy Enstitüleri’nden mezun oldu… Hayatı Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu Feride’sinden daha acılarla doluydu ancak öğretmenliği asla bırakmadı. İşte üvey annesinin bir kulağını sağır bırakmakla kalmayıp hayatını mahvettiği Huriye Saraç’ın öyküsü…

1940-1953 arasında 21 enstitüden tam 17 bin kişi mezun oldu. Onlar hep ‘İsmet İnönü’nün çocukları’ olarak tanındılar. İşte onlardan biri olan Öğretmen Benisa’nın Çalıkuşu Feride’den daha dramatik olan hikayesi ise kitaplara konu oldu.

1940-1953 arasında 21 enstitüden tam 17 bin kişi mezun oldu. Onlar hep ‘İsmet İnönü’nün çocukları’ olarak tanındılar. İşte onlardan biri olan Öğretmen Benisa’nın Çalıkuşu Feride’den daha dramatik olan hikayesi ise kitaplara konu oldu.

 

Afyon’un Emirdağ ilçesinin Aslan Köyü’nde 1930 yılında doğdu Huriye Saraç… Huriye Saraç ikisi kız beş kardeşin ortancalarından… Babasının Benisa olarak çağırdığı Huriye Saraç annesini çok küçük yaşlarda kaybetti.

Benisa roman kahramanlarına taş çıkartan birbirinden kötü iki ayrı üvey ana elinde, acı ve merhametsizlik içinde büyüdü. Üvey annesinden yediği dayaklar nedeniyle sağır oldu…

Üvey annesi ve beş kardeşiyle yaşadığı evde adeta bir köle muamelesi görüyordu Benisa. Köy enstitüsü onun için üvey anne elinden ve merhametsizlik ortamından kısmi bir kurtuluş oldu.

Uzun bir eğitim döneminin ardından Benisa sınavını vererek öğretmen oldu ve ve artık Aslanköy`e ataması yapılana kadar dönecekti. Babası Benisa`yı Köy Enstitüsü`ne gönderirken, herkes onu dışlamış, evini taşlamış, onunla muhabbeti kesmişti. Fakat kızı, alnı ak bir şekilde öğretmen olmuştu, bunun onur ve gururunu yaşadı…

Benisa`nin ataması üç aydan sonra nihayet belli olur ve o, Leblebici köyüne atanır. Benisa hem öğretmenliğe başlamanın sevinciyle hem de üvey anne kahrından kurtulacağından dolayı yerinde duramaz. Babasıyla birlikte Leblebici köyüne yol almaya başlar; leblebici köyünün gübre yığınları arasındaki evleri topraktır. Ahırları samanlıklarıyla iç içe görünen eğri büğrü sokakların, tas oluklu çeşmenin başında çamurla oynayan çocukların, testisini, helkesini dolduran kadınların kızların arasından geçip okula yönelirler. Okul, köyün güneyinde bayırımsı geniş bir bir düzlükte, köye bir eklenti gibi görünür ve yeni yapılmış, çevresi tarla, uygulama bahçesi, işliği, avlusunun kol duvarı yoktur; kuyusu çıkrıksız kovasız. Kepenkleri, kapılar, çatısının saçak pervazı gri yağlı boyalı. Köyün içinde dışında yedi sekiz söğütten, kavaktan baksa yeşerti görünmüyordur. Dumanı tüten bacaları uzun uzun. Okul, en yakın eve bile bağırsan duyulmayacak uzaklıktadır. ‘Eşeklerin sesi bile ayrı bir yanık bu köyde’ diye düşünen Benisa köye yeni yapılan okulun ilk öğretmenidir. 17 yaşında, deneyimsiz olmasına rağmen cesaretliydir.

O günleri şöyle anlatmıştı Benisa:

“Okulda bir derslikte öğretmen odası vardı. Pencereleri geniş ve aydınlıktı. Derslikteki masa ve sıralar yeni yapılmıştı. Yazı tahtası da yeniydi. Daha inşaat artıkları bile temizlenmemişti. Öğretmen evi okulun bitişiğinde ve doğusundaydı. İki odalıydı, mutfağı koridoru küçüktü. Helasının kanalizasyon bağlantısı yoktu. Ampulleri takılmış fakat elektriği yanmıyordu. Musluklar bağlanmış, suyu akmıyordu. Banyosu var, kazanı yoktu.” Benisa Enstitü`nün yoktan var etme yöntemine bu durumda sarıldı.

1.10.1950 günü Benisa okulunu törenle açtı. Hem Benisa hem de babası çok duygulanmışlardı. Ertesi gün Benisa birinci sınıfları iki kümeye ayırıp sıra yaptı, büyük sınıfları sağa aldı. Birinci sınıfları sıralarını, yerlerini ve arkadaşlarını iyi bellesinler diye avluda koşturup yerlerine yeniden oturttu. Bunu üç beş kez yineledi. Öğrencilerinin çoğunun önlüğü yoktu. Önlük kumaşlarını alırlarsa Benisa bu kumaşları dikeceğini söyledi. İstedikleri gelince Benisa her gün bir iki tane dikiyordu. Okulun açılışının üçüncü haftasında bir kız öğrencisi geldi. Önlüğünü giymiş, uzun kara saçını iki belik yapmış esmer şirin bir çocuktu. Adi Belkıs`di. Babası Halil Çavuş, Tosun Bey`in `ağaççılık` arkadaşıydı. Bu nedenle göndermişti kızını okula. Bir gün Benisa derste yaramazlık yapanları yanına çağırdı. Onları yaramazlık yapmama hususunda uyardı, birine el kaldırdığı sırada babası sınıfa girdi ve çocukların gözü önünde Benisa`yı dövdü. Bu Benisa`nın hayatındaki en gurur yıkıcı olaydı. Öğretmendi ve örgencilerinin gözü önünde haksiz yere dayak yemişti. Günlerce acısından ve utancından okula gidemedi. Aradan bir iki gün geçmişti ki öğrencilerinden Abdullah`la, yaramazlık yapan çocuklar gelip özür dilediler. Benisa buna dayanamadı ve okula geri döndü. Yaramazlar (Hasan, Veli, Memis, Recep, Tekke, Murat, Osman) bir daha yaramazlık yapmayacaklarına dair Benisa`ya söz verdiler Hatta Murat Tekke ve Veli okumaya ilk geçenler oldular.

Benisa okulu biraz düzene soktuktan sonra 4. ve 5. sınıf örgencilerini öğretmen odasına aldı. `Birleştirilmiş Sınıflar` esasına göre tam gün eğitim yapıyordu. Canali, Benisa`nin en sevdiği öğrencilerinden birisiydi, fakir ve babasızdı. Gelişinin ikinci ayında heceleri sökmüştü. Bir gün okula gelmedi, babası yoktu. Canali`nin annesini başkasıyla evlendirmişlerdi. Canali de onlarla gitmişti, Benisa buna çok üzülmüştü. Benisa işe temizlik kurallarını öğretmekle başladı. Yetişkin örgencilerle bir düzenek oluşturdu. Nöbet çizelgesi yaptı. Okul artık tam bir okul gibi olmuştu. Helaları da Benisa kendisi temizliyordu. Zaten sadece iki hela vardı okulda. Öğrencileri temizlik yoklamasından geçirmeye başlamıştı. El, tırnak, mendil v.b… tırnaklarını kesmeyen öğrencilerin tırnaklarını Benisa kendisi kesiyordu. Belkıs okulundaki tek kız olmaya devam ediyordu. Derslerinde çok başarılıydı. Muhtar kızlarını göndermediği için kimse göndermiyordu. Benisa bu durumu Milli Eğitime bildiriyordu, ceza geliyordu, muhtar bunu ödüyordu, fakat yine de kızlarını okula göndermiyordu. Tosun Bey kızının köydeki insanlarla da muhabbet kurmasını istemediği için elinden bir şey gelmiyordu. 37 kızdan sadece bir kız okula geliyordu…

Benisa 17. 9. 1951`de mesleğinin ikinci yılına Arkaç`ta başlamış oldu. Okulun cami avlusunda olması bir bakıma iyi oluyordu. Babasının insanlarla konuşma yasağını bir nebze de azaltıyordu. Öğle ve ikindi namazına gelen velilerle görüşebiliyordu böylelikle. Muhtar da sık sık gelip ihtiyaçlarını soruyor ve bu ihtiyaçları Çifteler ve Emirdağı`ndan alıyordu. Muhtar kısa boylu, ince yapılı, kibar görünümlü, otuz besin üstünde bir adamdı. Rabiye gelin, Benisa`nın köydeki en iyi arkadaşı, can dostuydu. Onunla ayni zamanda ahretlikti. Çünkü kanlarını birbirlerine değdirmişlerdi ve böylelikle ahretlik olmuşlardı. Benisa`nın bütün ihtiyaçlarına koşuşturuyordu. İki kardeşten öteydiler. Rabiye; Arkaç`in ince uzun boylu güzel gelinlerinden birisi idi. Tatlı dilli, güler yüzlüydü. Veli Benisa`nın çok sevdiği bir öğrencisiydi. 1. sınıf öğrencisiydi. Yoksul ve babasızdı. Veli bir gün Salih`in çantasından kalemini aldı, Benisa onu uyardı ve bundan sonra Veli` nin kalemini hep Benisa aldı. Benisa, Rabiye`nin vefa borcunu, ona okuma yazma öğreterek ödemeye çalışıyordu. Bu her ikisini de çok mutlu ediyordu. Rabiye de hemen öğreniyordu. Çok zekiydi.

Benisa`nın Arkaç’taki güzel hayatı da uzun sürmedi; üvey annesi bir plan yaptı ve Benisa`yı evden kaçırmaları için plan hazırladı. Benisa bilinmeyen insanlar tarafından neresi olduğu bilinmez bir meçhule doğru sürüklenmeye başladı…

 

13

Üvey annesi ve beş kardeşiyle yaşadığı evde adeta bir köle muamelesi gören Benisa babası ve kardeşlerinin tarlada çalıştığı bir gece, köyün ağasının adamları tarafından evden üvey annesinin planıyla kaçırıldı ve ağanın üçüncü eşi, yani kuması oldu.

Çok tehlikeli denemelerden sonra hapishane gibi evden kaçmayı başardı ama, babası onu yok saydığı için evine dönemedi… Belçika’ya giderek hayatını orada sürdürdü…
“Ölüm döşeğindeyken söz vermiştim babama. Ona, “Bütün bu yaşadıklarımı ve yaşadıklarımızı, çektiklerimizi anlatacağım, hiçbir anını unutmadım” dedim, ağlayarak. Yaşlılığın ve hastalığın verdiği acının ağırlı altında o da ağlıyordu durmadan. Ölmeden önce ellerimi tutarak, “Bana söz ver” dedi, “ancak ben öldükten on beş yıl sonra yazacaksın bütün bunları.. Artık beni tanıyan kimse kalmamış olsun. İstemesem de, yaptıklarımdan büyük bir acı ve keder duyuyorum.” Söz verdim. “
Babasına verdiği sözü ise şöyle anlatıyor Benisa…
“1985 yılında yanımda öldü babam. İki binli yıllarda kağıtlara dökmeye başladım. Yaşamımın anlamı ve nedeni oldu yazmak. Bütün bu çekilenleri herkes bilsin istiyordum. En yakınlarım, oğlum bile çok azını biliyordu, çoğunu da eksik ya da yanlış duymuştu. O günlerde yurt dışından yenilerde dönüş yapmıştım. Eski dostlarımn nerelerde olduklarını bilmiyordum, çoğunu yitirmiştim. Çiftteler Köy Enstitüsü Mezunları Gününe katıldığım bir gün de, birazını görebildim.”
Tagged under

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

İstanbul

Banner 468 x 60 px